ANCAK YAZABİLDİĞİMİ anlayınca Epsilon’a ilk defa onun için neler hissettiğimi anlattım. Yıldırımın düşmesinden sonraki ilk kıştı, her zaman birlikteydik, ama ne zaman söylemeyi düşündüğüm şeyleri söylemek için ağzımı açsam dilimi buz gibi bir metale bastırmak, iki ucunu da sabitlemek için dayanılmaz bir istek duyuyordum; bu nedenle neredeyse hep kapalı tutuyordum ağzımı.
   Bir gün Epsilon kızağa binmek isteyip istemediğimi sordu. “Nereye gideceksin?” diye sordum. “Sen nereye gitmek istiyorsun?” diye sordu. “Benim için fark etmez,” dedim. Kollarımı arkadan ona doladım. Şapkası yün kokuyordu. İkimiz de şaşkın baktık kıza. “Yer olduğunu sanmıyorum,” dedim ama kız oturmuştu bile. Aşağı doğru hızla kaydık, kar gözlerime doldu, gözlerimi yumdum, yüzümü Epsilon’un ceketine gömdüm. Yeniden baktığımda bir gölün üzerindeydik. Kız artık kızağın arkasında oturmuyordu. Epsilon’a arkadaşının nerede olduğunu sordum. Yamaçtan yukarı baktık; ama kız orada da değildi. “Belki bu bir işarettir,” dedim. Epsilon elimi tutup ayağa kalkmama yardım etti, ıslak eldivenlerimizle birbirimize sarılarak durduk. Onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyecektim, ama onun yerine geçen yıl yedi kişiyi köpek balıklarının, on dört kişiyi de ekmek kızartma makinelerinin öldürdüğünü söyledim. Epsilon tuhaf tuhaf baktı bana, görünmez olmak istedim. “Ben yalnızca,” dedim gerisini getiremeden. Ama Epsilon’un ne düşündüğünü anladım, çünkü hızla arkasını döndü. Durduğum yerde kıpkırmızı oldum, Epsilon’un buzun üzerindeki kuru ayak seslerini duydum. “Yalnızca kartopu yapıyorum,” dedi yüksek sesle. Sanki onun beni gözetlediğini düşünmemden korkuyormuş gibi. Bundan daha utanç verici olamaz nasıl olsa diye düşündüm, ayakkabılarımı çıkarmaya giriştim. Epey bir uğraştıktan sonra işimi bitirmiştim. “Gel de bak,” dedim yanıma geldiğinde. Gözlerini aşağı çevirip buzda bir kalp gibi duran atkımı gördüğünde çok heyecanlıydım. Kalbin ortasında ıslak eldivenlerim ve çoraplarımla dokuz sayısı çizmiştim. Ama elimde bu kadar çok sayıda yaşam yoktu, ya şimdi ya asla diye düşünüyordum. “Senin adın ne kadar da uzunmuş,” derken ayak parmaklarım donuyordu.

Kategoriler: Genel

0 yorum

Bir cevap yazın

Sohbet